thumb image

Genel

TEMEL GELİR HAKKI

Haluk Levent*, Akademisyen

 

  1. Giriş: Tanım

Uzun yıllar önce ütopyacıların ele aldığı temel gelir (TG) kavramı sonrasında bir temel vatandaşlık hakkı olarak alınmaya başlandı. Nihayetinde, bir sosyal güvenlik politikası olarak modern kamu politikaları arasında yerini alan TG şu şekilde tanımlanabilir:

“Temel gelir veya vatandaşlık geliri, bir devletin tüm vatandaşlarına düzenli diğer gelirlerinden ya da servetlerinden bağımsız olarak toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle düzenli bir gelir sağlamasını öneren sosyal güvenlik kuramıdır.” (https://tr.wikipedia.org/wiki/Temel_gelir)

Bu tanımın iki temel ayağı bulunmaktadır birincisi, bireyler arasında herhangi bir sınıflandırma, dolayısıyla ayrım yapmamakta (yoksul/yoksul değil gibi) ve buna rağmen bir sosyal politika olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla bireyin salt içinde bulunduğu toplumun bir parçası olmaktan kaynaklanan bir hak olarak değerlendirilmektedir. Bu haliyle de sosyal politika kavramını genişleten, herhangi bir ayrım yaratmadan uygulanmasını talep eden bir kavramdır. İkincisi, yoksulluğun sonuçlarını katlanılabilir kılmak gibi bir amacı değil, şaşırtıcı bir basitlikle yoksulluk yaratan kaynağı hedef alan bir anlayışı önermekte ve bunu sosyal güvenlik sistemi ile entegre etmektedir. Böylece de yoksulluğun kuşaklar boyu sürmesinin önünde bir engel oluşturabilecek niteliği ile öne çıkmaktadır.

Uzun zamandır tartışılan TG günümüzde bazı ülkelerde uygulanmaktadır. Modern anlamda TG ilk olarak Alaska’da uygulanırken, anayasasına yazan ilk ülke ise Brezilya olmuştur. Her ikisinin de petrol başta olmak üzere hammadde ihracatçısı ülkeler olmaları, TG’nin tam olarak taşıması beklenen toplumsal dayanışmadan çok “varlık fonu” eksenli bir paylaşım modelinin uzantısı gibi değerlendirilebilecek uygulamalar olarak değerlendirilmesi mümkündür. Avrupa’da ise son yıllarda Kuzey ülkeleri ve İsviçre’de uygulanmakta veya yaygın olarak tartışılmaktadır. Yine Avrupa ölçeğinde örgütlenen TG ağı (Türkiye’den de kurumsal katılım bulunmaktadır) yeterli imzayı toplayarak konuyu Avrupa Komisyonu’nun gündemine sokmayı başiarmıştır.

  1. Neden Temel Gelire İhtiyaç Duyuyoruz?

Özellikle ikibinli yıllarda gözle görülür hale gelen iki temel sorun tüm toplumsal kesimleri etkilemektedir: iklim yıkımı ile olağanüstü hızla seyreden ve üretim sürecinde köklü değişimlere yol açan teknolojik gelişme. Bu iki olguyu ciddi sorun mertebesine taşıyan ise neoliberal vahşi küreselleşme, aşırı finansallaşma, kamusal alanın yıkımına dayalı özelleştirme ve karbon temelli ekonomi temelinde kurumsallaşan küresel düzendir; bu üç eksen üzerinde şekillenen kapitalizmin kendisinin bugün artık bir uygarlık krizine dönüşmüş olduğu söylenebilir.  

Bir uygarlık krizidir, çünkü insanın özgürleşmesinin temeli olan bireysel ekonomik bağımsızlık tüm sınıflı toplumlar tarihinde görülmedik ölçüde gerilemektedir. En “gelişmiş” ülkelerde örneğin İngiltere’de (https://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/—ed_protect/—protrav/—travail/documents/publication/wcms_624965.pdf ; https://theconversation.com/one-million-britons-will-be-on-zero-hour-contracts-by-end-of-2020-132338 ), sıfır saatli ama tam bağımlı sözleşmeler ortaya çıkmıştır. Yani bir ay içerisinde kaç saat çalışılacağı ve dolayısıyla ne kadar gelir elde edileceği belli değilken işverenin çağrısı halinde işbaşında bulunma zorunluluğu içeren sözleşmeler. Güvencesizlikten öte tam belirsizlik altında yaşamak; Ken Loach’un müthiş filmi “Üzgünüz Size Ulaşamadık” bu koşullarda yaşamanın ne demek olduğunu çok iyi anlatıyor (https://www.imdb.com/title/tt8359816/). “Gig ekonomi” olarak adlandırılan bu yeni düzen efendi-köle ve serf-derebeyi ilişkisine göre daha geri bir düzendir çünkü kölelik düzeninde efendiler hiç olmazsa “üretim aracı” olarak kölelerin hayatta kalmalarını sağlayacak önlemleri alıyorlardı. Kısa Süreli İş (KSİ) –Gig– düzeninde çalışanların bu kadar da değeri bulunmamaktadır (https://www.dunya.com/tekno-trend/calisma-hayatinin-gelecegi-gig-economy-olacak-haberi-429980); pek çok kişi için intihar bu düzenden kurtuluşun çaresi olarak görülebilmektedir.   

Bir uygarlık krizidir, çünkü gelir ve servet eşitsizliği bugüne kadar görülmedik ölçüde bir hızla yükselmektedir. Artık isim isim sayılabilecek kadar az sayıda kişi, gezegendeki insanların çok büyük bölümünün elde edebildiği gelirlerin ve servetin toplamı kadar gelir ve servet elde etmektedir.  Bildiğimiz kapitalizm bu hızda bir eşitsizlik üretebilecek kapasiteden yoksundur. Ancak giderek kumarhane mantığı ile çalışmaya başlayan ve geniş bir tabana yayılan finansal enstrümanları ile oluşan aşırı finansallaşma, fiktif olarak üretilen neredeyse sınırsız miktarda kaydi para, yolsuzluk ve örgütlü dolandırıcılık denebilecek yöntemlerle yağmalanan kamu malları, küresel ölçekte örgütlü dev tekeller ve bütün bunların ortakları olarak konumlandırılabilecek popülist ve/veya otoriter iktidarlar ile bu eşitsizlik ortaya çıkmıştır. İktisadi düzen ile siyasal düzenin bu şekilde kaynaşması ile ortaya çıkan “demokrasi krizi” ise bildiğimiz kapitalizm ve liberal düzenin ve dolayısıyla bu eşitsizliğin sürdürülemez noktaya geldiğinin temel göstergelerinden biridir.   

Bir uygarlık krizidir, çünkü hayatta kalmak için çalışmanın zorunlu tutulduğu bir toplumda milyarlarca kişiye haysiyetli bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli iş sunulamamaktadır. Hem gezegen ölçeğinde hem de Türkiye’de yeterli iş yaratmak mümkün olmaktan çıkmıştır. Sınırsız büyüme üzerine kurulu düzenin sonuna gelinmiştir. Gezegenin tükenen kaynakları büyüme sevdasının sürdürülebilirliğini imkansız kılmaktadır. İnsan ihtiyaçlarının karşılanması hedefi ise büyüme düşkünlüğünü sürdürmek için bir gerekçe olmaktan çıkmıştır. Günümüz teknolojisi ile tüm insanların ihtiyaçlarını diğer türlerin haklarını gözeterek karşılamak mümkündür. Sorun giderek bozulmakta olan bölüşümün düzeltilmesinde yatmaktadır. 

Bu bağlamda, olağanüstü teknolojik gelişme ile yükselen emek verimliliğinin etkisi sonucunda toplam katma değer üretiminde emeğin payı hızla azalmaktadır. Artık haftalık çalışma saatlerinin, serbest zamanı büyütmek üzere radikal bir şekilde düşürülmesi mümkündür. Bugün tercih edilen yol ise yatay paylaşım yani “esnek çalışma”dır. Eskiden tam istihdamdaki bir kişinin yaptığı işin dilimlere bölünerek çok sayıda kişi tarafıdan güvencesiz bir ortamda gerçekleştirilmesi yolu dayatılmaktadır. Teknolojik gelişmenin hızına bağlı olarak giderek daha fazla insan işsiz kalmakta ve iş sahibi olanlar ise büyük bir tedirginlik altında uzun sürelerle çalışmaktadırlar. İkinci, üçüncü işi yapmak giderek bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelmektedir. Koronavirüs salgını, evden çalışmanın 7/24 niteliğini, çalışma fırsatı bulabilenlere göstermiştir. Çaresizlik, tedirginlik ve korku çağı, uygarlık krizinin temel sacayaklarından biridir. İş sürecinin yeniden yapılandırılması, insanı sürüleştirmeyi amaçlayan, uygar bir toplumun özgür bireyi olmaktan, birey olmaktan çıkartmayı hedefleyen insanlık dışına sürme (dehumanization) sürecinin temel mekanizmalarından biri olarak görülmelidir.

Bir uygarlık krizidir, çünkü yoksulluk giderek derinleşmekte, yayılmakta ve yoksulluk riski altında yaşayan insan sayısı genişlemektedir. Yoksulluk, toplumun bireye karşı uyguladığı en dolaysız ve kaba şiddet türü olarak tanımlanabilir. Teknik olarak rakamlarla ifade edilebilen bir gelir yetersizliği ve yoksunluğu ile geçiştirilebilecek bir konu değildir. Yoksulluk bireyin kağıt üstünde pek çok ülkede anayasal güvence altına alınmış bulunan barınma, sağlık ve eğitim hizmetine erişme ve yeterli gıdayı almaktan yoksun bırakılma halidir. Hiçbir birey bunlardan uzak kalmayı tercih etmez. Toplumsal düzen tüm bireylere bunları sağlamak konusunda aciz kalmaktadır. Çalışmanın hayatta kalmak için tek yol olarak tanımlandığı bir toplumda insan haysiyetine yaraşır bir yaşam süredürebilmek için yeterli gelir elde etmek giderek zorlaşıyor ve geniş kesimler gelir elde edemez konuma düşüyorlar. 

Türkiye’de çalışma çağındaki her 10 insandan ancak 4.5’i istihdamdadır. Düzensiz çalışanlar, iş buldukça çalışanlar, kayıt dışı çalışanlar bu 4.5’in içindedirler. Bugün ülkemizde büyük bir istihdam krizi yaşanmaktadır. İş bulmaktan umudunu kesenlerin büyük bloklar halinde işgücü dışına çıkmalarına rağmen 4.5 milyon işsiz bulunmaktadır. Koronavirüs sonrasıda en azından 4 milyon civarında insan işsiz kalacak veya gelir kesintisi ile karşılacaktır. Turizm sektörü, restoran, kafe ve kahvehane gibi işyerleri ve hizmet sektörünün pek çok alanı, kısaca istihdam deposu niteliğindeki sektörlerde çalışanlar, sokaklarda küçük işlerde günlük yevmiyesini kazanmaya çabalayan milyonlarca insan sağlık gerekçesi ile işlerine dönemeyebilirler veya ciddi gelir düşüşleriyle karşılaşabilirler. Genç işsizliğinin %40’lara kadar tırmanma ihtimalinden sözedilmektedir. Bütün bu gelişmeler zaten ciddi bir istihdam sorununun yaşandığı ülkemizde önemli bir gelir şoku ve yoksullaşma ile karşılaşmamızı kaçınılmaz kılmaktadır. Sorunun kısa vadede çözülmesi güç gözükmektedir. Küresel düzeydeki gelişmeler, üretim sürecinin teknolojik dönüşümünde salgın sonrası görülmesi muhtemel sıçrama bu şokun kalıcı olabileceğini, en azından uzun süre devam etme olasılığı olduğunu düşündürmektedir. ABD’de 30 milyonu geçen işsiz sayısı, gelişmişlik düzeyinden bağımsız bir dip dalganın gelmekte olduğunu ve yoksulluk sorununun uygarlık krizinin önemli ayaklarından biri olacağına işaret etmektedir. 

Bu bir uygarlık krizidir, çünkü maddi ve tinsel refahı geniş ölçüde etkileyebilecek öngörülebilirlik ve güvence yoksunluğu koşulları olarak tanımlanabilecek prekarite(türkçede dar anlamıyla güvencesizlik olarak karşılanıyor) orta sınıf dahil neredeyse tüm toplumu sarmıştır. Sadece yoksullar ve işsizler değil, bugün bir işi ve geliri olan geniş kesimler de korku, tedirginlik ve belirsizlik koşullarında yaşamaktadırlar. Küresel ölçekte bakınca ise Yemen’de, Afganistan’da, Ortadoğunun ve Afrika’nın pek çok bölgesinde, Amerika’da, Okyanusya’da milyarlarca insan bu ruh hali ile yaşamaktadır. Türkiye’de sosyolojik anlamda geniş kesimler ve büyük bir coğrafya geleceğe dair geniş derin belirsizliğin tutsağı durumundadır. Umut yıpranmaktadır. Milyarlarca insan yurttaşlık hakkı olarak tanımlanabilecek, hatta bir bölümü temel insan hakları arasında sayılan haklarından hızla yoksun kalarak prekarya olarak tanımlanan ve giderek büyüyen kesimin içine doğru sürüklenmektedir. 

Bulunduğu yerde haysiyetli ve insani bir geleceğe dair umudunu kaybeden insanlar umudu tazeleyebileceklerini düşündükleri “istikrar ve refah” adalarına doğru harekete geçiyorlar. Hiçbir belge olmaksızın, tamamen güvencesiz bir şekilde. Varabilen az sayıda kişi bir anlamda cehhenemin yeryüzündeki halini buralarda görmekteler ve yine de cehennemin yedi kat altından geldikleri için şükretmekteler. 

İç ve dış göç hareketlerini hızlandıran son derece önemli bir diğer faktör de iklim yıkımı olarak adlandırılan küresel ısıtma koşullarıdır. Özelikle verimli deniz seviyesine yakın bölgelerde yaşayanların yükselen deniz seviyesi nedeniyle, iç bölgelerde yaşayan geniş kesimlerin ise büyük ve uzun süreli kuraklık ve yangın, kasırga vb. gibi giderek sıklaşan felaketlerin baskısı altında kalarak hareketlendikleri görülmektedir. Uygarlığın karbondan oluşan temeli bugün doğrudan bu uygarlık krizini yaratan asli unsurlardan biri haline dönüşmüştür. Hem yarattığı maddi fiziksel koşullar itibariyle, hem de büyük bir ikiyüzlülüğün kaynağı olarak. Petrol ve Kömür şiretleri tam 70 yıl öncesinden başlayarak, hazırlattıkları her raporda karbon temelli yakıtların bildiğimiz dünyanın sonunu getirebileceğini gördükleri halde bu raporları sümenaltı ederek karlarını yükseltmeyi tercih etmişlerdir.  Aldıkları kamu destekleri ile ekosistemin ve dolayısıyla gezegen üstündeki hayatın sonunu getirecek yatırımları finanse eden bu şirketler karbon temelli uygarlığın krizinin şahikası durumundadırlar. Sadece insanlığın değil gezegendeki tüm hayvanların, bitkilerin, türlerin tamamının geleceğini karartmaktadırlar.

  1. Temel Gelirin Meşruiyeti

Temel Gelir uzun yıllar önceden beri zaman zaman tartışıldığı gibi çok farklı görüşlerden insanlar da zaman zaman TG’i savunagelmişlerdir. Bunların bir bölümü, parasalcı iktisadın kurucularından Milton Friedman gibi kapitalizmin sağlıklı işleyişi için elzem olan talep zayıflığını gideren bir önlem olarak düşnen iktisatçılardır. Bir diğer bölümü ise daha eskilerden çeşitli ütopyaları hayata geçirmek üzere kurulan küçük topluluklarda uygulamaya koymayı denemişlerdir. Günümüzde, derin eşitsizlik ve işsizlik çağı içerisinde ortaya çıkan aksaklıkların düzeltilmesi amacıyla tasarlanan TG yaklaşımları da bulunmaktadır.

Oysa TG uygulamasının bugün içinde bulunduğumuz dünyada çok sayıda meşru temeli bulunmaktadır. Derin ve yaygın yoksulluk ve eşitsizliğin ardında yatan nedenlerden ve kendini besleyen bir kısır döngü olarak yarattığı sonuçlardan hareket edersek gelir ve servet eşitsizliği bir meşruiyet temeli oluşturmaktadır. Saldırgan neoliberal küreselleşmenin bayraktarlığını yürütenler, her ne kadar bugün bir ölçüde nedamet getirmiş olsalar da yarattıkları eğitim ve sağlık gibi kamusal alanları ortadan kaldıran özelleştirme dalgası ile fırsat eşitliğini ortadan kaldırmışlardır. Fırsat eşitliğinin olmaması sadece zenginlerin daha da zenginleşmelerini değil aynı zamanda eşitsizliğin bir kastlaşmaya yol açarak kuşaklar boyu devam eden bir kapana dönüşmesine neden olmaktadır.

Netflix belgesel dizilerinden “Explained”in bir bölümü milyarderlere ayrılmıştır. Milyarderler adlı bölümde bir milyarder ile yapılan röportajda nasıl milyarder olunur sorusuna alınan yanıt oldukça özlü ve açıklayıcıdır: “Dolar milyarderliği çalışarak elde edilebilecek bir şey değildir. Milyarder olmak için önce 250 milyon USD gibi bir servetinizin olması gerekir. Bu miktar elinizdeyse gerisi kolay…” Asalaklaşan finansal piyasalarda serveti katlamak için gerçekleştirilebilecek çok sayıda işlem olanağı bulunmaktadır. Bunların neredeyse tamamı kaydi para üzerinden gerçekleştirilese de sonuçta elde edilen servetin reel alım gücü bulunmaktadır. Bu şekilde elde edilen servetlerin büyük bölümü bir yandan vergi cennetlerinde vergisiz bir kazanca dönüştürülürken diğer yandan kontratların nesnesi durumundaki emtiaların fiyatlarında da büyük oynaklıklar yaratmaktadır. Böylelikle bizim bildiğimiz kapitalizmin işleyişinde de bozulmalara, belirsizliğe ve geniş bir kesimin zarar görmesine neden olmaktadır.  Asalak milyarderlerin, tümünün kullanım değerine dönüştürülmesi mümkün olmayan ve vergilendirilmemiş servetleri onlarca, belki birkaç yüz trilyon dolara ulaşmışken geniş kesimlerin hayatla ölüm arasında dans etmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

Seksenlerden bu yana eğitim ve sağlık metalaştırılarak büyük kitleler yoksulluğa terk edilirken asıl üretken kamusal faaliyet alanlarından biri, bilim alanı bedelsiz olarak sermayenin hizmetine sunulmuştur. Araştırma Geliştirme son derece pahalı ve özel sektör açısından “donuk yatırım” olarak adlandırılabilecek bir kaynak gerektirir. Dolayısıyla sermayenin bu yatırımı yapması şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Bugüne kadar gerçekleştirilen teknolojik buluşların hepsi kamu malı olarak üretilen bilimsel bilgi birikimine dayanır. Yani aslında en yoksullar dahil ödenen vergilerimizden finanse edilen bilimsel bilgiler birden bire karşılıksız olarak teknolojik bilgiye dönüşmekte ve patent altına alınmaktadırlar. Eğer bilim kaçınılmaz olarak ve karakteri gereği kamusal bir alan ise teknoloji üzerindeki özel mülkiyetin tanımını yapmak güçleşmektedir (belki Prudhon’un Marx tarafından eleştirilen tanımını yeniden değerlendirmek yerinde olur). 

Bir garajdan uçsuz bucaksız bir imparatorluğun çıktığını düşünmek ve tüm teknoloji dünyasını bunun üzerinden okumak doğru değildir. Bu imparatorluklar bilime ayrılan büyük kamu fonlarını emerek semirmiş, asalak ve teknolojinin bugün ulaştığı seviyenin sağladığı araçlar itibariyle de otoriterliğin asli kaynaklarından birine dönüşmüş şirketlerdir. Soshana Zuboff’un “The Surveillance Capitalism (2019)” adlı kitabından yola çıkarak sınıflı toplumlar tarihinde ilk kez ekonomik kontrol alanı ile toplumsal kontrol alanının çakıştığı söylenebilir. Büyük ölçüde kamu fonları üzerinden kurulan ve halen büyük ölçüde bu fonlardan beslenen oligarşik bir imparatorluğa alkış tutulurken ölümle yaşamın kıyısında yürüyen milyarlarca kişiye dönüp başınızın çaresine bakın demek vicdani değildir.     

Sevimli bir Hollywood filminin ismi gibi görünen “Yedi Kızkardeşler” aslında bugün içine sürüklendiğimiz cehennemi ortamın en başta gelen faillerine, petrol şirketlerine verilen isimdir. Ekolojik dengeyi yerle bir eden küresel ısıtmanın ve bilim insanları tarafından artık Büyük Okyanus’ta yedinci kıta olarak adlandırılan plastik çöpünün yaratılmasını taammüden gerçekleştiren bu yedi şirket sürekli kamu kaynaklarından fonlanmaktadır. Aldıkları fonların büyüklüğü birkaç trilyon dolar olarak hesaplanan karları civarındadır. Herhangi bir kriz sırasında “zora düşen” şirketlere aktarılan trilyonlarca dolarlık kaynaklar da kamu fonlarından finanse edilmektedir. Ülkemizde annelerimiz hakkında ettikleri kelam dikkate alındığında olsa olsa “beş tecavüzcü erkekkardeş” şeklinde adlandırılabilecek şirketler başta olmak üzere çok sayıda şirkete yönelik “vergi silme”, “özel ihale”, “KÖİ” gibi araçlarla kamudan kaynak aktarılması kriz anlarında artmakla birlikte kesintisiz olarak sürdürülen bir faaliyettir. Gezegen kaynaklarını hızla tüketen, bu amaçla kamu kaynakalrını yağmalayan ve bizim paramızla bizim dünyamızı cehenneme çeviren şirketlere çeşitli nedenlerle devasa kaynaklar aktarılmaktadır. Kısaca karlar özel zararlar kamusaldır veciz ifadesinde somutlanan faaliyetler devam ederken, dünyada milyarlarca kişiyi, ülkemizde milyonlarca yurttaşımızı tedirginlik ve korku içinde, temel ihtiyaçlarını karşılayamaz biçimde kalmasını düşünmek ahlaki değildir.

  1. Temel Gelirin Uygulanması Mümkün mü?

Bu krizi yaratanlar çözümün parçası olamazlar. Çözüm, şu andaki uygarlığın/düzenin tamir edilmesi ile sağlanabilecek gibi değildir çünkü bu düzen sorunun ta kendisidir. Dolayısıyla nihai çözüm yeni bir uygarlığın yaratılması ile mümkün olacaktır. TG ise günümüzdeki uygarlık krizinin düşünüş ve davranış kalıplarını dışında bir alternatif olarak kurgulanmalıdır. TG’in ilk hedefi istihdam ile refah arasında kurulan bağı parçalamak olmalıdır. İkinci hedefi ise hem ülke içinde hem de ülke dışında kapsam dışında kimsenin kalmamasını sağlayacak adımların atılmasını gerekli kılmaktadır. Bu yönüyle bir yandan ülke içinde çözüm planlanırken uluslararası düzeyde de geniş bir hareketlilik yaratmak gereklidir. Koronavirüs salgını bu anlamda geniş bir meşruiyet alanı yaratmıştır. Bu gibi salgınlar karşısında herhangi bir kişinin veya toprak parçasının tamamen izole olması mümkün olmadığına göre salgın karşısında en kırılgan kesimlerin yerel ve uluslararası düzeyde güçlendirilmesi için tedbir alınması zorunludur. Aksi halde en zenginler de dahil hiç kimsenin güvence altında bulunması mümkün olmaz.

TG’e yönelik yaygın itirazlardan ilki “tembelliğe yolaçar” şeklinde dile getirilmektedir. Oysa, TG 18 yaşına gelen herkesin cebine dilediği gibi yaşasın diye konulan bir para olarak düşünülemez. TG’e kavuşan bireyler, başta kariyer planı olmak üzere hayatlarını zorunlukluluklar çerçevesinde değil merakları çerçevesinde düzenlemeyi planlayacaklardır. Böylece hangi alanda uzmanlaşacaklarsa o alanda topluma faydalı olmak için özgürce katkı sunacaklardır. Bugün özellikle hangi meslekte “daha kolay iş bulurum”, “daha çok para kazanırım” gibi amaçlar çerçevesinde oluşturulan kariyerler genellikle toplumsal açıdan israf olarak adlandırılabilecek sonuçlara yolaçmaktadır. Toplumsal faydayı daha yükseğe çıkartabilecek temel bilim ve sanat alanlarında çok sayıda teşviğe rağmen yeteri kadar talep oluşmamakta en çok para kazanıldığı düşünülen mesleklerde ise hızla fazlalık oluşmaktadır. Oysa istihdam ile refah arasındaki ilişkiyi kopartacak TG uygulaması ile toplumsal bilgi birikiminin daha doğru bir şekilde oluşturulması mümkün olacaktır.

İkinci itiraz “fikir güzel ama bütçe müsait değil” şeklinde gelmektedir. Üçüncü bölümde birkaç örnek çerçevesinde ele alınan, kamu kaynaklarını tüketme konusunda obez hale gelmiş ve kamu kaynaklarını emmediği takdirde hayatta kalması mümkün olmayacak dolayısıyla toplumsal faydadan çok zarar üreten şirketler desteklenmekten vazgeçildiğinde büyük bir kaynak elde edilebilir. Kamu kaynak tahsisinin yeniden düzenlenerek asalak şirketler yerine ülkemizde milyonlarca insana haysiyetli bir yaşam imkanı tanıyarak orada kaybolup giden potansiyeli açığa çıkartmak mümkün olacaktır. Kamu kaynak tahsisinin yeniden ve rasyonel bir şekilde yapılması ile potansiyeli yüksek çok sayıda şirketin de hem vasıf eksikliği sorununa, hem de network etkisi ile verimliliklerini artırabilecekleri böylece toplumsal faydayı yukarı çekecek bir ortama kavuşması mümkün olacaktır.

Geniş kesimlerin güvence arayışına çare olarak yoksullukla mücadele anlayışının tümden değişmesi sağlanabilir. TG ile dar anlamıyla yoksullukla mücadele geniş anlamıyla ise sosyal güvenlik sisteminde radikal bir değişiklik önerilmektedir. Sosyal güvenlik sistemi bu toplumda yaşayan bir bireyin temel ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük olarak bu yolla yeniden tasarlanmalı ve istihdam ile bağı zayıflatılmalıdır. Bugün yoksullukla mücadele adı altında himaye ve inayet kültürü yaygınlaştırılarak toplumsal tabiyet ilişkisinin yeniden üretildiği bir düzen için kamu kaynakları harcanmakta ve bunun üzerinden çeşitli biçimlerde iktidar üretilmektedir. Bu kaynaklar biraz artırılarak sosyal güvenlik sisteminin kapsamının ve niteliğinin yükseltilmesi, bu toplumda yaşayan ve yaptıkları her harcama üzerinden dolaylı vergi ödeyen, kayıtlı veya kayıtsız çeşitli işlerde çalışan göçmenler dahil tüm bireylerin insan haysiyetine yakışır bir yaşam sürmesi sağlanabilir. Bu yolla yoksulluğun etkilerini hafifletmek değil kaynağını kurutmak hedeflenerek toplumsal kaynakların daha eşitlikçi bir düzende kullanılması sağlanmalıdır.

TG talebi niteliği gereği evrensel bir yaklaşım içermektedir. Yalnızca ülkenin içindeki eşitsizlikleri ve kaynak tahsisindeki yanlışlıkları hedefleyerek bu amaca ulaşmak kolay değildir. Bu açıdan başından itibaren gerek deneyim paylaşmak gerek dünyadaki büyük eşitsizliklerin giderilmesine en az sorumluluğu oranında katkıda bulunmak ve küresel ekolojik düzenin sürdürülebilirliğini yeniden kurmak için uluslararası TG mücadelesinin bir parçası olarak hareket etmek yerinde olacaktır. 

  1. Sonuç

Guy Standing’in “Prekarya Bildirgesinde” dile getirdiği gibi, birey olmanın ayrılmaz parçası sosyal ve ekonomik haklarla donanması, çalışma hakkı ile emeğin haklarının bütünleşmesi gerekmektedir. Bu çerçevede, TG’i uygulayabilmek için

  • Çalışma üretici ve yeniden üretici bir etkinlik olarak yeniden tanımlanmalıdır.
  • Örgütlenme özgürlüğünün yaygınlaştırılması ve kolaylaştırılması sağlanmalıdır.
  • Eğitim ve sağlık meta ilişkisi alanından çıkartılmalıdır.
  • Adil yargı hakkı herkes için sağlanmalıdır.
  • Yoksulluk ve güvencesizlik ile mücadele tamamen ortadan kaldırılmalarını hedefleyen bir anlayışla ve bütünüyle kamusal alanda gerçekleştirilmek kaydıyla yeniden kurgulanmalıdır. 
  • Refah istihdama göre tanımlanmamalı, ikisi arasındaki bağı kopartacak bir sosyal güvence sistemi kurgulanmalıdır. 

*Haluk Levent: Prof. Dr. İstanbul Bilgi Üniversitesi. DİB Meclisi

DEMOKRASİ İÇİN BİRLİK

Demokrasi İçin Birlik; katılımcı ve çoğulcu yeni bir demokrasiyi, her türlü farklılığın tanındığı ve bu farklılıkların kamusal alanda yer bulduğu bir demokratik yaşamı hedefleyen, herkesin eşit ve çoğulcu bir anlayışla katıldığı, hiçbir siyasi görüş ya da partinin şemsiyesi altında olmayan bir birlik hareketidir.

BİZE ULAŞIN

[email protected]
www.demokrasiicinbirlik.com

© 2017 DEMOKRASİ İÇİN BİRLİK. Her Hakkı Saklıdır. dibNot | Demokrasi Sayacı | Demokrasi Forumu